Monthly Archives

October 2017

Başlayamamak Üzerine 1 Yazı 4 Ders

Bugün size kendimle ilgili bazı şeyleri ve bunlardan çıkarttığım dersleri anlatmak istiyorum. Aslında uzun süredir tek istediğim bir blogum olmasıydı…Özgürce yazmak, belki biraz stres atmak, belki kafa dengi birkaç okur ve birkaç başka yazara denk gelmek. Hepsi buydu. Ama yıllar boyunca birkaç denemem olduysa da, bir türlü bu konunun devamını getiremedim. Yaşadığımız her şeyin bir sebebi var elbette. Bir şeylere başlayamamamın sebebini ararken de bu alan adını almaya karar verdim. Aslında, size bir itirafta bulunmalıyım, bu alan adını 2015 Ağustos ayında satın aldığımdan beri* bu bloga nereden başlayacağımı bilemiyorum!

Peki bir şeylere neden başlayamıyoruz? İşte ben de uzun zamandır bunu merak ediyorum. Ve sonunda size bu süreçte anladığım 4 şeyi anlatarak başlamaya karar verdim. E bir yerden başlamak lazım!

DERS 1: Mükemmelin peşinde imkansıza dönüşen hayaller…

Yapmayı çok isteyip bir türlü yapamadığımız şeylerle aramızda duran en büyük engel: mükemmeliyetçilik! İşin aslı bana sorsanız, kendimi asla mükemmeliyetçi olarak tanımlamazdım. Yani söz konusu yapılacak herhangi bir iş olduğunda bana kısaca “sonuç odaklı” deyin derim! Ama işte öyle değilmişim…Peki bunu anlamam neden bu kadar uzun sürdü!?! Uzun süre kabul etmek istemesem de mükemmeliyetçiliğin arkasında korkular var, en beteri başarısızlık korkusu.

Düşünsenize blog yazarlığını bir insan niye dert etsin ki! Ama içten içe ya kimse okumazsa, beğenmezse diye korkmuşum. Yani korktum. Beğenilmemekten ve kendi yaptıklarımı beğenmemekten. Saçma ama gerçek bu. En azından bundan bir ders çıkardım.

Alınan ders:

Hiçbir şey mükemmel değildir. Olmak zorunda da değildir. Seni mutlu eden şeyi yapmaktan korkma. Keşke yapsaydım demektense iyi ki denemişim dersin. Eğer ilk denemende başarısız olursan, bu sana bir sonraki denemende ilk seferde sahip olmadığın bir tecrübe sunacak.

DERS 2: Sadece kalbini gerçekten ortaya koyduğun şeylerde gerçekten başarılı olabilirsin.

Bunu anlamam için sevgili ablamın benden hızlı davranıp blog yazarı olması gerekiyormuş. Bu tecrübeyle bana paha biçilemez bir ders vermiş oldu. Bunu bilerek yapmadı elbette. O kendi hayalinin peşine düştü ve kurumsal hayata verdiği arada yıllardır ertelediği hayaline sarıldı. Ben ise profesyonel yaşamımda sürekli yazı yazdığım halde, kendi bloğumu neden kuramadığımı ve bloğum için ürettiğim içerikleri silip silip baştan yazdığımı anladım. Çünkü insanların beğeneceklerini düşündüğüm içerikleri üretmeye çalışıyordum. Ve bu elbette işin içinden en keyifli ve samimi tarafını çalıyordu.

 Alınan ders:

Başkaları için değil önce kendiniz için üretin. Başkalarına da faydası olacak şeyler üretecek noktaya geleceksiniz. Ya da ürettikleriniz ummadığınız yollarla başkalarına fayda sağlayacak belki. Ama acele etmeyin. Kalbinizin sesine kulak vermezseniz, başkalarının dinlemek isteyeceği sesler çıkaramazsınız.

 DERS 3: Çok bilen çok yanılır.

Size blog yazmak konusunda bildiğim gereksiz şeyleri anlatsam beni yıllardır blog yazıyorum sanırsınız. O kadar çok blog takip ediyorum ki! Ve bunların bir kısmı da sadece blog yazarı olmakla ilgili. Ama gelgelelim iki yarım kalmış deneyimi saymazsanız blog yazarı olamadım. Blog yazmakla ilgili bildiğim şeyleri de kullanamadım. Hatta açıkçası bildiğim bazı şeyler de beni yanılttı. Bütün o içerik blogları mesela. Nedense o tür bir blog sahibi olmam gerektiğini düşündürttü bana. Oysa ben bunu nasıl yaparım, benim bloğum nasıl olmalı diye düşünsem, bildiklerimi kenara koyup, ne istediğime odaklansam, istediğim bir şeyi bu kadar ertelemezdim.

 Alınan ders:

Bilgili olmak, ilgilendiğiniz konuları araştırmak güzel şey. Ama kafanızı karıştırmasına ve cesaretinizi kırmasına izin vermeyin. Arada derin bir nefes alıp gözlerimizi kapatıp suya sonunu düşünmeden atlamalıyız. Unutmayın, “Sonunu düşünen kahraman olamaz!”**

 DERS 4: Yapabiliyor olman, yapman gerektiği anlamına gelmiyor. Şu anda yapamıyor olman, yapman gerekenin bu olmadığı anlamına gelmez.

Tamam kabul biraz karışık. Ama aslında özetle, yapman gereken şeyin şu anda yaptığın şey olduğundan şüphe duyduğun oluyor mu? Hah, işte o şüpheden bahsediyorum. Belki de o şüphe yüzünden başlayamıyorsun bir şeylere…Farklı şeyler deneyerek istediğimizi bulabiliyoruz. Aslında kalbimizin sesini dinlemeyi başardığımızda o bize bırakmak için doğru zamanı söylüyor. Bırakmamamız gereken zamanı da söylüyor. Pes etme diyor. Yapabilirsin diyor, dinlersek.

 Alınan ders:

Denemeden bilemezsin. Sevmediğin bir şeyde başarılı olman hayatta onu yapman gerektiği anlamına gelmiyor. Ve şu anda başarısız olduğun o şey var ya, çok çalışarak onda çok daha başarılı olabilirsin.

İşte ben bir yerinden başladım. Uzun sürdü, hatta yıllar sürdü. Sonu ne olacak hiç bilmiyorum. Ama şu anda mutluyum, galiba önemli olan da sadece bu. Sizi mutlu edecek, ama henüz bir türlü başlayamadığınız o şey ne? Benimle yorumlarda ne olduğunu paylaşacak cesaretiniz var mı? Hadi paylaşın da adını koyalım şu işin!

Notlar:

*   Evet boş vakitlerimde alan adı alıp kenara koyuyorum. J

** Yazdığın bir yazıda bir gün Kurtlar Vadisi referansı vereceksin deseler, “hadi len” derdim ama Google diyor ki bu söz Şeyh Şamil’e aitmiş. Oh, içime su serpildi…

Ruhunuzun Yükünü Hafifletin!

Öyle günler vardır ki, bir şey size ağır gelmiştir de, ne olduğunu bir türlü bulamazsınız. Sizi huzursuz eden bir şeyler vardır ama zihninizde net bir düşünceye dönüşmemiştir henüz. Bu yüzden bir türlü derdim şu, şuna kızgınım ya da kırgınım diyemezsiniz. Eh, işte derdini bilmeyen derman bulamadığı için de ihtiyacınız olan o çözüme de çok uzaksınızdır. Sizi de geceleri uyutmayan ama adını koyamadığınız bir sıkıntı var mı içinizde bu günlerde? Gelin bu yazıda ruhunuzun yükünü hafifletecek o çözümü beraber arayalım.

Egonuzla Aranız Nasıl?

İpleri egomuzun eline bıraksak hayatımız nasıl olurdu? Sürekli savunmada, herkesin bize haksızlık ettiğini düşündüğümüz, ya da herkese yukarıdan baktığımız bir modda yaşarken nasıl mutlu olabiliriz ki? Eğer siz de her şeye tepki verdiğiniz, eleştirilmeye hiç tahammül edemediğiniz bir durumdaysanız bu günlerde, size Miguel Ruiz’in 4 Anlaşma kitabındaki kendimizle yapmamız gereken 4 anlaşmadan bence en önemlisini hatırlatmak isterim. Hiçbir şeyi şahsi almayın. Evet, gerçekten de bazen her şey bizle ilgili, dünya da bizim etrafımızda dönüyor sanıyoruz. Çünkü egomuz bizi ele geçiriyor. Ama aslında herkes kendi yolunda şu dünyada ve herkesin kendi gündemi var. Sizi üzen ve kızdıran durum ve kişilere bakın, yaptıkları sizden çok onlarla ilgili değil mi? Siz isterseniz bu durumlardan sıyrılabilir, durumlara daha çözüm odaklı bakabilirsiniz. Yeter ki bu olayları şahsi almayın. İpleri egonuzun eline teslim etmeyin yeter.

Hayatınızda Sevgiye Ne Kadar Yer Var?

Hayatta en çok üzüldüğüm insanlar sevmeyi bilmeyen insanlar. Sevmeyi bilen bir insan güçlüdür çünkü. Seven bir insan sevdiklerinden aldığı güçle en zor durumlarda bile ayakta kalabilir hatta mucizeler yaratır. Elbette herkesin hayatında sevdiği birileri ve bir şeyler var. Ama sevginin faydalarını görebilmek için saf ve karşılıksız bir sevgi ile sevmek ve sevgimizi göstermek şart. Sevgi yaşanmadığında başka duygulara dönüşebiliyor çünkü. Sevgi mesela güven ve huzur ile elele değilse can yakabiliyor. Şimdi diyeceksiniz ki tabii ki sevgi var hayatımda. Ama benim asıl demek istediğim, bazen unutuyoruz işin gücün arasında sevdiğimizi göstermeyi. Üstelik sevgimizi sadece yakınlarımıza ya da tanıdıklara göstermemiz de yeterli değil bence. Öyle çok sevgi var ki tanımadıklarımıza da verebileceğimiz. Ne bileyim, sokakta bir kediye bir kap mama vermek ve başını okşamak ya da metroda bizden daha yorgun görünen birine yerimizi vermek. Bunlar da sevgiden değil mi? Üstelik çok da kolay değil mi bunları yapmak?

Kabul edemediğiniz şey nedir?

Bana 1-2 ay önce sorsanız hayatımda affedemediğim hiç kimse ve hiçbir olay yok derdim. Ama birkaç gün önce farkettim ki işin aslı öyle değil. Affetmek kısa ve kolay bir süreç değil maalesef. Üstelik bazen benim gibi kendinize bile her şeyi affetmiş gibi yapabiliyorsunuz. Doğru cevapları almak için doğru soruları sormak gerekiyor. Yani doğru soru kime kızgınsın, ona mı kızgınsın değil, sorulması gereken asıl soru, “burada kabul edemediğin şey nedir?” Eğer geçmişte ya da şimdi, içinizi hala acıtan bir mevzu varsa, bu konuda ben neyi kabul edemiyorum diye bir sorun kendinize. Bu sorunun cevabı çok önemli yalnız ve baştan bir ipucu vereyim, eğer cevabı konusunda dürüst davranırsanız, beklenmedik boyutta aydınlanma yaşatacak bir yere bağlanabilir. İşte o kabul edemediğiniz şeyi kabul etmeyi başardığınızda ve onunla barıştığınızda artık o olayın yükü sırtınızda hafifleyecek.

Çok mu meşgulsünüz?

İtalyanların bayıldığım bir deyimi vardır; “il bel far niente” yani hiçbir şey yapmamanın güzelliği! Bu lafı duyana kadar hafta sonları bile boş boş pineklediğim zamanlarda suçlu hissederdim. Sizin “il bel far niente” aktiviteniz ne olur bilmiyorum ama benim favorilerim; ayaklarımı uzatıp hayal kurmak, sahile gidip bir banka oturmak ve yüzen karabatakları izlemek, arkadaşlarımla oturup bazen saatlerce muhabbet etmek, sevdiğim filmleri tekrar tekrar izlemek…Oysa günümüzde plaza insanları ( ki ben de biri sayılırım) meşgul olmakla, toplantıdan toplantıya koşmakla, e-posta kutularında her sabah binlerce yeni mail olmasıyla övünüyor, öğle yemeklerini masalarında yiyor, kahvaltıyı geçiştiriyor…hep çok meşguller hep. Gün içindeki yoğun tempomuz bizi sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da yoruyor. Arada küçük molalar vererek, hiçbir şey yapmak zorunda olmadığınız saatler çalabilirsiniz hayattan. Gerçekten çok ama çok iyi geliyor, tecrübe ile sabittir. 🙂

Hayatta her şey net olmak zorunda değil. Ama benim için bir şey çok net. Ne zaman usul usul iç sıkıntısının hayatıma süzüldüğünü hissetsem biliyorum ki bir şeylere maruz kalmışım. Belki çok fazla negatif insanla muhattap olmuşum, belki o hafta çok koşturmuşum, belki boşuna endişe ederek yormuşum kendimi. O zaman biraz ağırdan alıyorum her şeyi. Olanı biteni anlamak için biraz duruyorum yani. Elimi kalbime koyuyorum deyim yerindeyse, biraz dinliyorum. Sonra yukarıdaki 4 maddede bahsettiklerimi gözden geçiriyorum. Umarım bu 4 çözümün hepsi ya da biri sizde de işe yarar ve sıkıntınızı biraz hafifletir, hatta belki sizi ağırlaştıran o yükü bir yol kenarına bırakır ve sahile karabatakları izlemeye giderseniz, kimbilir…